Hindistan Notları Ekim 2011

Bu hafta sizlere geçen hafta döndüğüm Hindistan seyahatim hakkında kısa izlenimleri paylaşmak istiyorum. Bildiğiniz üzere Hindistan dünyanın en kalabalık ülkelerinden biri ve binlerce inanışı, yüzlerce farklı kültürü bir arada tutan ilginç bir ülke.

Son yıllarda özellikle bilgisayar programcılığı konusunda dikkat çeken ülkenin aslında kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda bu teknolojiye yatırımlar yapıldığını maalesef gidince görebildim. İnsanların çok ucuza çalıştırıldığı bu ülkede, zeki insanların da çok ucuza bilgisayar programcılığında kullanılması doğal bir sonuç. Amerika ya da Avrupa’da bir bilgisayar mühendisine binlerce Euro maaş vermek yerine Hindistan’da aynı ücrete onlarca eleman çalıştırma şansınız var. Bu da büyük program firmalarını Hindistan’a yönlendiriyor.

İngiliz sömürgesi olarak uzun bir müddet ezilen ve tüm maddi varlıkları gemi gemi İngiltere’ye kaçırılan ülke, Gandhi döneminde özgürlüğünü elde eder fakat fakirlik geride miras kalmıştır zavallı halka. ” Köpekler ve Hindular Giremez! ” yazan bölgelerde ingilizler tarafından bir köpek ile aynı değer verilen hint halkının kaderi hep ezilmekle geçmiştir diyebiliriz. Bugün bile baktığınızda binaların yıllardan beri bir çivi bile çakılmadan, boyanmadan öylece durduğunu görünce ne demek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz. İngilizler sömürüp gittikten sonra, gelen hintli liderler de rüşvet, mevki hırsı, lükse düşkünlükleri sayesinde halklarına maalesef hizmet etmemektedirler.

Daha önce Mumbai, Yeni Delhi ve Agra kentlerini görmüştüm ve bu sefer gittiğim Kolkata şehri fakirlik anlamında dehşet durumdaydı. İnsanların sokaklarda yattığı, yerlerde hayatlarını geçirdikleri, artezyen kuyularından yıkandıkları, o suları yemeklerinde kullandıkları, çamaşırları yol kenarındaki kanalizasyonlarda yıkadıkları bir dünya düşünün. Suyu delice harcayan bir millet olarak, Kolkata’yı gezmenizi tavsiye ederim. Suyun ne kadar değerli olduğunu orada insan daha iyi kavrıyor.

Kolkata konusunda ufak bir not paylaşmamda fayda var. İngilizlerin Calcutta, bizim Kalkütta adını verdiğimiz bu kent, isminin orjinal okunuşu olan Kolkata şekline getirmek adına ciddi çalışmalar yapmışlar ve bugün resmi olarak bu şehrin adı Kolkata ve her yerde bunu bastıra bastıra kullandırtıyorlar. Koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nin isminin ingilizce Turkey yani hindi olması ise bizler için utanç verici bir durum ve yıllardan beri bir ciddi adım atmayı başaramadık. Halen her yerde ” I went to Turkey and there were many turkeys there!” (Türkiye’ye gittim ve heryerde hindiler dolaşıyordu!) esprisine maruz kalmaya devam ediyoruz. Türkiye isminin artık tüm dünyada standart isim olarak kullanılması konusunda Kolkata kenti kadar bile başarılı olamıyorsak oturup ağlayalım derim…

Kolkata’ya gittiğim gün şansıma Diwali Bayramı kutlanıyordu ve törenler sırasında tapınakları ziyaret etme şansım oldu. Kali adındaki tanrıçaya, şeytana benzediği düşünülen siyah renkli ve boynuzlu erkek koçların kurban edildiği bir tören yapılıyor tapınaklarda. Hinduların da kurban kestiklerini öğrenmiş oldum bu sayede. Her yerde portatif çadır tapınakların inşa edildiği bu bayramda,ahşaptan ve basit plastik malzemelerden hazırlanan Tanrıça Kali figürlerine dualar ediliyor, hediyeler sunuluyor ve gece geç saatlere kadar havai fişek gösterileri yapılıyor. Bayramın ertesi gün ise, bütün hazırlanan heykeller, kutsal sayılan Ganj Nehri’ne atılıyor.

Ganj Nehri (Ganga), Himalaya Dağlarından çıkarak Hint Okyanusu’na dökülen bir nehir. Hindular bu nehrin kutsal olduğuna inanırlar. Kolkata şehri’nden de geçen Ganj Nehri’nde yıkanmak ayrı bir önem taşıyor. Çamurlu sulara atlayan insanlar, günahlarından arındıklarına inanıyorlar.

Hindistan, fakirliğin had safhada yaşandığı bir ülke. Onlarca ülke görme şansım oldu, fakat hiçbirinde bu ülkedeki kadar etki altında kalmadım desem yalan olmaz. Fakirliğin, yokluğun, pisliğin içinde yaşamlarını sürdürmeye çalışan insanlar aslında hepimize ibret dersi veriyorlar. Tefekkür etmek yani düşünerek ibadet etmek isterseniz Kolkata’ya bir seyahat hazırlamanızda fayda var.

Ülkemizin cennet gibi bir ülke olduğunu bir kez daha kabul ettim. Bu ülkede halen mutsuz olduklarını iddia eden ve özerklik isteyebilecek kadar ilginç insanlar yaşıyor. 4 mevsimi aynı anda ve bu kadar küçük bir coğrafyada yaşayabilen dünyada başka bir ülke yok! Üç tarafı denizlerle kaplı, dağları da, ovaları da, dereleri de, ormanları da ve daha sayılamayacak onlarca nimeti bir arada buluşturan bu ülkenin lütfen kıymetini bilelim, dünyada başka bir Türkiye yok çünkü!

Biraz uzun olan bu yazımdan dolayı özür diliyorum. Okuma nezaketi gösterdiğiniz için de teşekkürlerimi sunuyorum. Hayırlı Bayramlar dileklerimle,

Tüm BAYLAR Ekibi adına
Ali Baylar / Genel Müdür

29.10.2011

Turizm Bakanlığı’na Önemli Hatırlatma

Son yıllarda turizmin ülkemizi için ne kadar önemli oldupunu EN SONUNDA kavrayan Turizm Bakanlığı, reklam kampanyalarına girerek, ülkemizin yurtdışında tanınabilmesi için elinden geleni yapmaya çalışıyor.

Reklam kampanyalarına diyecek bir sözüm yok ve hatta övünerek izledim yurtdışında bile ülkemi tanıtan jenerikleri.Bu tanıtım reklamlarını :
http://www.kulturturizm.gov.tr/portal/turizm_tr.asp?belgeno=44719
adresinden indirebilir ve seyredebilirisiniz.

Benim dikkatimi çeken şu TURKEY logosu oldu. Mükemmel bir logo bu. Değişik alfabelerde yazılmış versiyonları da çok ilgi çekici olmuş. Japondacan Rusça’ya kadar birçok dilde TÜRKİYE yazısı logoya uygun bir şekilde eklenmiş. Sorum şu; NEDEN ARAPÇA YOK?

Dünyada en çok konuşulan dillerden biri olan Arapçayı neden unuttu birileri? yoksa politik mi? amaç nedir?

Bu hatanın acil düzelmesi gerekiyor çünkü TÜRKİYE yazısı en ucubik dillerde bile yazılmışken bir Arapça versiyonunun olmaması ayıptır bence..

Yetkililere saygıyla duyurulur.

18.01.2004

Halep-şam – Suriye

Akşam İstanbul’dan otobüsle yola çıkış, sabah Antakya’ya varış. Buradan adam başı 5 mio TL. karşılığı 2 saatlik bir yolculukla Halep’e varış.

Antakya-Halep arası yolcu-mal trafiği her anlamda oldukça yoğun ve bazen de gerilim dolu: sivil polislerin otobüsü durdurup saatlerce tüm vidaları eksiksiz kurcalayıp aradıklarını bulma/bulamama heyecanları; belki sırf bu yüzden her an feda edilesi kalitedeki otobüsler ve insanı aklını durduracak olaylara gebe bırakıp kıl payı ama sadece şans eseri kurtaran trafik teröristi otobüs şöförleri… ve hiç bir şeye aldırmadan pazar günü gezmesi için Halep’e geçen Antakya’lılar.

Aslında şehirlerin dokusu ve insanlar (ama özellikle Halep’te Hırısitiyan mahallerleri hariç, oraları gerçekten Paris) bizim Sultanahmet taraflarına çok benzer. Farklılık olarak en dikkat çekici şeyler:
-ne kadar frapan ve açık giyinmiş olunsa da (bence Suriye’li kadınlar bu konuda oldukça cömert) laf atma, taciz etme, dönüp bakma gibi rahatsız edici davranışların yok denecek kadar az olması.
-zorla birşey satma, musallat olma durumlarının aksine çarşı-pazarda bir sürü insanın yol boyunca hoşgeldin benzeri bir şeyler söyleyip seni selamlıyor olması. İnsanlar çok yardımsever ve eli bol.
-acaip bir insan/din/kültür mozaiği var ve herkes istediği dini/kültürü bir baskı olmadan yaşıyor görünüyor, bu insanların kendi ifade ettiği bir şey:Kürt, Alevi, Ermeni, Müslüman, Hıristiyan, Türkmen hepsi iç içe. Türkiye’den gelmiş bir sürü Ermeni var, hepsi Türkçe biliyor ve bizim basını çok yakından takip ediyorlar.
-uygun olan olmayan her yerde Assad’ların baba-oğul boy boy fotoğrafları, hatta erkek çocukların okul üniformalarının yakasında işlenmiş olarak bile.

Yani batıya doğru zaten hazırlıklı olarak daha medeni (ya da tekdüze) şeyler bekliyorsunuz da, bu yakadaki bu kaynaşma ve çeşitliliğin sağlanabildiğini görünce insan, bizim beceremeyip de her birini bir tehdit olarak gördüğümüz farklı kültürlerin öldürülmesine üzülüyor ve ah çekiyor…

İnsanların sınıflandırılması için meğer ne çok şey var hayatta, din, mezhep, siyasal görüş, doğduğun toprak yani Müslüman, Hristiyan, Komünist, Filistinli olmak mesela…
Bize bir ara bir genç çocuk yardım etti, İngilizce bildiği için, acaip sempatik, düzgün biri, İngilizce öğretmeniymiş, adama Türkiye’yi gördün mü falan diye sorduk da, Filistinli olduğunu ve ne mümkün olduğunu söyledi, yani sadece Filistinli olduğu için kendine yapılan kötü muamelelerden bahsetti de…

Halep’te ve Şam’da şehir, eski şehir (old city), Hıristiyan mahallesi (Christian quarter) ve Yahudi Mahallesi (Jewish quarter) olarak bölümlere ayrılıyor.

Eski şehirde bizdeki kapalı çarşı nevi, zaman zaman daha dar yollarda uzayıp giden, zaman zaman sadece bir halk pazarını hatırlatan kopuklukta gümüşden sebzeye her türlü şeyin sergilendiği çarşılar mevcut, Halep’teki “Aleppo Souq”, Şam’daki ise “Hamidiye Souq”.
Her eski şehirde “citadel” denilen kale ve surlardan oluşan kalıntılar, yapılar yer almakta, eski zamanlarda şehrin korunduğu ya hendeklerle çevrilerek ya da bir tepenin üstünde konumlandırılarak ayrı tutulmuş merkezler yani.
Eski şehirlerde yerleşim ortada havuzlu bir avluya açılan 5-6 hanenin birlikte yaşadığı Osmanlı evlerinden ibaret. Burada hayat çok samimi, sıcak ve iç içe, yaptığımız bir misafirlik buna ispat.
Şam’da, dünyadaki önemli bir iki camiden biri olan Emevi Caminin sütunları daha önce orada inşa edilmiş Bizans tapınağı Jüpiter’in sütunları, yani üstü cami altı Bizans Tapınağı,işte şaşırtıcı kültür sentezine bir örnek daha, tapınağın sağlam kalmış heybetli kapısı caminin dışında, Hamidiye çarşısının girişinde yükselmekte…buraları şaka değil, tarih kitaplarında ezbere okuyup geçtiğimiz o meşhur Mezopotamya denilen yer işte, kimler gelmiş kimler geçmiş….

Şehrin yeni kısmını oluşturan Yahudi ve Hristiyan mahallelerinde ise hayat epey farklı. Yahudiler bu son yıl içinde artık hiç kalmamışcasına göçüp gitmişken Hıristiyan mahallelerinde yaşam olabildiğince renkli. Buralarda Müslüman bölgelerinin aksine her taraf tertemiz ve yepyeni. Özellikle Halep’teki Hıristyan mahallesi (Lonely Planet Suriye rehberinin, bir yazarın eserinden yaptığı alıntıda söylediği gibi) bahçeleriyle Luxemburg bahçeleri, kafe ve apartmanları ile de Paris’in ta kendisi. Artık bu kadarı gerçekten akıllara durgunluk verici ama bir o kadar da hayatı, insanı ve insana dair her türlü farklılığı kucaklamasıyla mest edici….

Biraz zaman problemi nedeniyle biraz da sosyal yaşamın içinde olma tercihiyle göremediğimiz o haçlılardan kalma kaleleriyle ünlü eski çöl şehirlerini de görmüş olsaydık artık ne kelime bulup da duygularımı aktarabilirdim bilmiyorum.

Bu da doğuya yolculuğun, batıya yapılanlarla örtüşemeyecek sakinlik ve mütevaziliği içindeki zenginliğinin farkı olsa gerek işte…

Gülnur Akgül, Eylül 2002

26.09.2002

Prag – Cek Cumhuriyeti

PRAG

Yıllar önce Çekoslovakya adıyla tanıdığımız ülke, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya olarak ikiye ayrılınca Prag şehri de Çek Cumhuriyeti’nin başkenti oldu.

“Çekoslovakyalılaştıramadıklarımızdan mısınız?” sorusu hepimizin bildiği gibi türkçemizdeki en uzun kelime, artık bu kelimeyi değiştirerek kullanmamız gerekecek: “Çek Cumhuriyeti’lileştiremediklerimizden misiniz?” diyeceğiz çünkü artık çekoslovakya diye bir ülke mevcut değil.

Prag, 1.3 milyon nüfuslu bir kent, tarihi çok eskilere dayanan bu kent, Avrupa’nın en çok turist çeken altıncı şehri olarak dikkat çekiyor. Ekonomi, turizme bağlı diyebiliriz.

Avrupa Birliği üyesi olan Çek Cumhuriyeti’ne, Schengen vizesi ile girebiliyorsunuz. Şehrin en önemli noktası OLD TOWN denilen bölge. 1100 yıllık bir tarihe sahip kentte görülecek o kadar çok güzel ve eski bina var ki, insanın etkilenmemesi mümkün değil.

Prag romantik bir şehir olarak tanınıyor ve kafeleri, lokantaları ve müzeleriyle insan sıkılmadan gezebiliyor.

Şehirde görülmesi gereken yerler:
Old Town: Her köşesi tarihi bina ve kiliselerle dolu ve ara sokaklara bile girerek harika yerler görebilirsiniz.
Charles Köprüsü: (Karluv Most) Vltava Nehri üzerindeki bu köprü, 13.cü yüzyılda Charles V tarafından yapılmıştır.500 metre uzunluğunda olup, sağ ve sol kolda heykellerle süslenmiştir.
St. Vithus Katedrali
Prag Kalesi: 9.cu yüzyılda yapılan bu kale, dünyanın en büyük kalesi olarak kabul edilmektedir. 570 metre uzunluğunda ve 130 metre genişliğinde bir alana kurulmuştur.
Astronomik Saat: (Orloj) Old Town Meydanı’nda bulunan bu astronomik saat, 14.cü Yüzyılda yapılmış ve güneş ve ayın hareketlerini gösteriyor.
Josefov Yahudi Bölgesi (Jewish Quarter): Prag’daki yahudi azınlığı 1000 yılı aşkın süredir varlığını sürdürüyor ve ülkenin ekonomisinde ciddi anlamda etkisi bulunuyor. Yahudilerin yaşadıkları yerler ve sinagogların bulunduğu bu bölge turistler için ilgi çeken bir köşe. Yahudilere çekler “josefov” dedikleri için bu bölgenin adı josefov olarak da geçmektedir.
Old New Sinagogu: 1270 yılından kalma bu sinagog, Prag’daki en eski barok yapı olarak kabul görmektedir.

Prag’daki birçok kilisede akşam saatlerinde klasik müzik konserleri sunulmaktadır. Kiliselerin önünde bulunan bilet kontuvarlarından bilet alabilirsiniz.

Old Town bölgesindeki taksilere asla binmemeniz gerekiyor, her yönden sahtekar olan bu taksiciler dünyaca ünlüdürler.

Avrupa Birliği’ne girmesine rağmen, Çek Cumhuriyeti parası olan Çek Kronu (Kc) kullanılmaya devam ediyor. 1 Euro ortalama 24 Kc

Araba kiralayarak Prag’a geldiyseniz, aracınızı ulu orta yerlere koymamanız gerekiyor çünkü hırsızlık maalesef çözülemeyen bir problem ve kapalı ya da ücretli parklar haricinde hiçbiryere park edilmemesi gerekiyor.

Para bozduracaksanız resmi döviz bürolarından vazgeçmemeniz gerekiyor, sokaklardaki seyyar dövizcilerin sahte ya da başka ülke paralarını bozdukları ile alakalı üzücü hikayeler anlatılıyor.

Turistlerin çok olduğu bölgelerde cepçilere de dikkat edilmesi gerekmekte. Önemli eşyalarınızı sağlam yerlerde saklamanız gerekmektedir.

15.08.2011

Elazığ Havaalanı

 Bingöl ve Tunceli’de yaşayan ve askerlik yapanlar bilirler, bu şehirlere giderken en hızlı ulaşımı Elazığ üzerinden uçakla gerçekleştirebilirsiniz.

Elazığ Havalimanı senelerden beri kendi haline terkedilmiş ve geliştirilmemektedir. Pistin uzunluğu büyük uçakların inmesine uygun olmadığı için küçük uçaklar hizmet vermektedirler.

Pistin uzatılması mümkün olmasına rağmen işlemler özellikle uzun tutulmakta ve ova üzerine kurulmuş olmasına rağmen havaalanının bir türlü uzatılarak,büyük uçakların inmesine imkan verilmemektedir. Bahane olarak havaalanının devamında bulunan tarla sahiplerinin arsalarını vermek istemediklerinden bahsediliyor, oysa biliyoruz ki istense herşeye çözüm bulunduğu gibi buna da kolaylıkla çözüm bulunabilecektir.

Yolcular, Malatya’daki havaalanına gönderilmekte ve 130 km uzaklıktaki bu havaalanına gitmek en az 2 saati bulmaktadır. Malatya Havaalanından Ankara ve İstanbul’a uçan yolcuların büyük bir kısmı Elazığ yolcularıdır. Hergün Elazığ’dan servislerle yolcular Malatya’daki havaalanına taşınmaktadır.

Elazığ Havaalanı, stratejik anlamda bu kadar önemli olmasına rağmen politik nedenlerden gelişmesi engellenmektedir. Yıllardan beri politikacılar verdikleri sözleri tutmamakta ve havaalanına bir çivi bile çakılmamaktadır.

Ülkemizin gelişmesi adına bu havaalanımıza gereken önemin verileceğini ümit ediyorum…..Bakalım o günleri görmeye ömrümüz yetecek mi?

15.08.2005

Tayvan – Tayvan

-Hosgeldiniz. Ne icersiniz?
-Tayvan cok sicak.Soguk su alabilirmiyim?
-Tabii
-Mustafa Abi, soguk su dedin degilmi? Bu getirdikleri
sicak su.
-Bu getirdikleri sicak su!
-Herhalde yanlis anladi.Bir daha isteyelim.
Ama gelen yine sicak su.
Tayvana ilk gelisimiz 1997 yaziydi ve soguk su istiyorsak buzlu su dememiz gerektigini buzlu su desekte bir cok sirkette soguk su olmadigini ogrendik ve gelen bir bardak sicak su ile bizden cok farkli bir kultur ile tanismis olduk.

Her milletin kendine has farkli , ilginc ve gorulmeye deger kulturu vardir.Simdiye kadar bulundugum ulkeler icerisinde Tayvan da cok farkli bir kulture sahip.Gorulmeye deger ornek alinabilecek cok guzel degerlerin yaninda Turk insani icin garip gelebilecek farkli unsurlarin oldugu bir kultur.
Yirmi katli bir binada oturup yanindaki kapi komsun ile hic bir araya gelmemek …..Yolda karsilastigin Tayvanli her insanin sarisin , kumral yani esmer olmayan insanlari, daha dogurusu her yabanciyi suphesiz Amerikali dusunmesi…Dorduncu ve onuncukatlarda daha ucuza kiralik yer bulunabilmesi….

Bunun yaninda takdir edilip , ornek alinabilecek cok degerlerde var.Yesil isik yanmasina ragmen ondeki aracin soforu cep telefonu ile konustugu icin hareket
etmemesini , kizilacak bir sey olmasi lazimken sabirla bekleyip kornaya basmamasi…Yabancisin diye heryerde bir cok insanin sana yardim etmek icin elinden geleni yapmasi…Posta memuruna kadar cogu insanin kendine
gunluk , haftalik, aylik program yapip not tutmasi…Bir isi zorda olsa basarmak icin sonuna kadar takip edip , sabredip yilmamasi…Kucucuk bir ada icinde enerji dolu bu insanlarin cok calisip eskiden calismak icin gittigi insanlarinin simdi
Tayvan`a calismaya gelmesini saglayacak kadar cok calisip , Tayvani bu gunlere getirmesi ise herseyin ustunde takdir edilecek bir sey…

Tayvanda ticaret yaparken hergun farkli kulturun birbaska ozelligini ogreniyor, bazen de gipta edip keske bu guzel degerler herkeste olsa diyorum.

Cok zengin ve birbirinden guzel yemekleri olan Turk mutfagini bilen bir Turk olarak Tayvan yemeklerine alisamasamda sevebilecek cok sey var Tayvanda ve
burada yasamaktan memnunum…

Erol Kozoglu
Tayvan`da yasayan bir Turk isadami… Mart 2001

Avrupa Turu Sonrası İzlenimler…

  İsviçre bütün gezdiğim ülkeler içerisinde diyebilirim ki en pahalısıydı.

Çek Cumhuriyeti’nde Prag görülmesi gereken bir şehir, gerçekten de insanı çeken bir tarihi yapıya sahip.

Slovakya’nın başkenti Bratislava da sevimli bir kent fakat Prag’dan sonra oraya gidince çok sessiz kalıyor. Bu arada Prag, Avrupa’nın en çok turist çeken altıncı şehri.

Avusturya Alpleri çok güzel manzaralara sahip, tepelerinde karların olmadığı Alpler, biraz şapkasız gibi duruyor ama gene de etkileyiciler…

Avrupa Birliği’ne giren Çek Cumhuriyeti ve Slovakya’da fiyatlar acaip yükselmiş durumda. Hayat Euro’dan sonra daha zor, kazandıkları paralar artmış görünse de, fiyatlar da paralelinde yükselince aslında eskisinden daha kötü duruma düşmüşler. Yüksek dağın karı çok olur dedikleri gibi, yüksek hayat şartlarının da insana yükü daha fazla oluyor.

Avrupa Birliği’ne giren bu yeni ülkelerin, birlik sonrasında aslında ne kadar sıkıntılara düştüklerini dikkat eden herkes görebilecektir. Yeni alınan ülkeler aslında sıkışan Avrupa ekonomileri için küçük birer nefes alma alanı olmaktan öteye gidememektedir. Her gelen ülke, sorunlarılarıyla da geldiği için bırakın büyümelerini, hep birlikte batmaya doğru gitmekteler.

2004 yılında seyyahamca.com seyahat sitesinde yazdığım ve “Avrupa Birliği, 10 yıl içerisinde yıkılacak!” öngörüm gün geçtikçe daha da ciddi bir şekilde gerçekleşiyor. Yunanistan, Portekiz, İtalya, Fransa…domino taşları ciddi bir şekilde yıkılmaya başladı bile…

İngiltere’deki olaylar… Olayların arkasında yatan en büyük neden kapitalizm ve insana verilen değersizliktir… Sokaklarda o vahşeti yapan gençleri senelerce adam yerine koymayan ve maddi güçsüzlüklerine çözüm üretmeyen kapitalist düzene bir isyandır.

Avrupa ekonomisi, bankaların senelerden beri mortgage, faiz, repo gibi sömürme yöntemleriyle suyunu çekmiş ve insanların artık dayanabilecekleri bir nokta da kalmamıştır. Bizde olduğu gibi “Ya Sabır!” edebiyatı maalesef o insanlarda prim yapmadığı için de sokaklara dökülme kaçınılmaz olmaktadır. Umarım olaylar daha fazla büyümeden çözülebilir.

Son olarak dikkatimi çeken bir noktayı daha paylaşarak konuyu kapatayım: Eskiden kiliseler dolu olurdu, bu son ziyaretimde 7 ülkede de kiliseleri özellikle ziyaret ettim ve hepsi boştu. İşin daha ilginci ise artık milleti kiliseye çekebilmek ve kiliseye para kazandırabilmek adına para karşılığında klasik müzik konserleri veriliyor! Konser salonuna dönüşen kiliseler…

19.08.2011 

Almanya Batıyor!!!

Avrupa Birliği denilince en başta akla gelen ülkelerden birisi olan Almanya’da 2004 yılı sonu itibariyle işsiz sayısı 5 milyon olarak açıklandı.

Avrupa Birliği çığırtkanlarının hoşuna gitmeyecek bu haber ama maalesef doğru. Almanya’da işsizlik oranı her geçen gün çığ gibi büyümekte.

Burunlarından kıl aldırtmayan politikacılar hava atmaya devam ededursun, Almanya seyahatim sırasında konuştuğum herkes ALMANYA RÜYASI’nın bittiğinden bahsetti. Orada yaşayan Türkler, “Biz burada ekmek kalmayınca memleketimize geri döneriz ama Almanların yapabileceği birşey de yok, umutsuzluk artıyor” diyorlar.

Almanya seyahatim sonrası bu kısa bilgiyi vermenin birilerine faydası olacağını ümit ediyorum.

3.02.2005

Sars Nedir?

 SARS hastalığı, Corona Virüs adı verilen bir çeşit Zatürre virüsünden kaynaklanmaktadır. Corona virüs ancak elektron mikroskobuyla görülebilen ve 100.000 tanesi yanyana geldiğinde sadece 1 milimetre büyüklüğünde bir yeri kaplayan virüslerdir.

Hastalığın nasıl çıktığı henüz anlaşılamamıştır fakat bir çeşit değişime uğramış grip virüsü olarak tanımlanmaktadır. Hastalığın belirtileri 38 derece üzeri ateş, nefes daralması, halsizlik gibi gribal özellikler taşımaktadır. 10 gün içerisinde tüm akciğeri kaplayan virüs, nefes almayı zorlaştırdığı için hastalar cihazlara bağlanarak nefes almaları ancak sağlanabilmektedir.

Hastalığın en önemli tehlikesi tanımının bile tam yapılamaması ve bugüne kadar denenen tüm antibiyotiklere karşı olumsuz yanıt vermesidir. Hastalığa yakalanma direk virüsle temas şeklinde olmaktadır, bu da hapşırma, veya hastadan nefes veya öksürük yoluyla direkt temasla olmaktadır. Bugüne kadar SARS hastalığından ölenlerin %40’ı sağlık çalışanlarıdır ve maalesef ilk kurbanlar,hastalığın tam tesbitini bilemeyenler olmuştur. Dünya Sağlık Örgütü doktoru URBANİ de, Vietnam’da bu hastalığa yakalanıp vefat etmiştir. Hastalığa verilecek isimlerden biri de URBANI VIRUS’tur.

Hastalıktan korunma çareleri maske takmak, ellerin özellikle sabunla ve sıcak suda en az 20 saniye yıkanması ve hastalardan mümkün olduğunca uzak kalmakla mümkündür. Hastalığın sebebi olan virüsler o kadar küçük ve tehlikelidir ki, hapşıran bir hastadan çıkan zerrecikler maske takmış birinin göz retinasından bile vücuda girebilmektedirler. Virüs açık havada 3 saat yaşayabilmektedir ve bugüne kadar hayvanlar ve bitkiler yoluyla geçmediği belirlenmiş ve aksi iddia henüz ortaya atılmamıştır. Uzakdoğudan gelen ürünlerle de bulaşması mümkün değildir çünkü 3 saat içerisinde insan bedenine giremeyen virüs zaten ölmektedir.

Ülkemizde henüz SARS vakasına rastlanmamıştır. İstanbul’da Haseki ve Cerrahpaşa Hastanelerinde özel odalar hazırlanmış ve SARS vakası olabilecek veya şüphelenen hastaların direkt bu hastanelere götürülmesi gerekmektedir. Bu hastanelerimizde özel eğitimli doktor ve hastabakıcılar gelecek hastaların tedavisine çalışacaklardır.

Hastalık özellikle Çin’de hızla yayılmakta ve karantina altına alınma suretiyle hastalığın yayılmamasına çalışılmaktadır.

Hastalığın özellikle 40 yaş üzeri ve bağışıklık sistemi güçlü olmayan hastaların ölümüne neden olduğu istatistiklerle ortaya çıkmıştır.

Dünya Sağlık Örgütü hastalığın merkezi olan uzakdoğuya gidilmemesini tavsiye etmektedirler, eğer çok önemli bir neden varsa ve gitmek zorunluluğu varsa maske takılması ve hijyene özellikle dikkat edilmesi gerekmektedir. Virüs çok küçük olduğu için normal maskeler tam bir korunma sağlamamaktadır ve mikrop filtreli maskeler kesinlikle takılmalıdır.

Son alınan kararlarla, uçaklarda seyahat esnasında SARS virüsünün olduğu saptanan hastaların, uçakta oturduğu koltukların 2 ön ve 2 arka sırasındaki tüm yolcular da kontrolden geçirilmesi gerekecektir. Ayrıca seyahat sırasında daima hareket halinde olan hosteslerin de kontrolu şarttır.

Japonya’da insan vücudunun sıcaklığını ölçen cihazlar her köşeye yerleştirilmiş ve vücut ısısı 38 derece üstü olan herkes hemen kontrol edilmektedir. Bu hastalığın yayılmasına bir ölçüde engel olma noktasında, mantıklı bir çalışmadır.

Hastalığın henüz bir ilacı ya da tedavisi bulunmadığı için, yukarda belirtiğimiz gibi uzakdoguya seyahatlerin şimdilik askıya alınması kendi sağlığımız açısından çok büyük bir önem taşımaktadır….

En kısa zamanda bu beladan kurtulabilme dileğiyle……

28.04.2003

Tav Ve Atatürk Havalimanı İşkencesi

 İstanbul Atatürk Hava Limanı’nda eskiden güvenlik işlemlerinden geçmek 5 dakika içerisinde mümkün idi. Son dönemlerde bu bekleme süresi 15 dakikayı geçmeye başladı. Kapıda biriken yolcular havaalanına girebilmek için güvenlikten geçmek zorundalar. Bu çok normal bir konu, tabii ki havaalanının güvenliği önemli… Sorun şu ki sadece birkaç X-ray cihazı ve yetersiz güvenlik görevlisi bulunduğu için yolcular beklemek zorunda kalıyorlar….

Bunda ne sorun var diyeceksiniz, son bir kaç ay içerisinde 2 kez uçağıma son 20 dakika kala işlem yapabildim. Bilet kontuvarına geldiğimde görevliler işleminizi yapmamamız gerekiyor ama uçuşunuzu kaçırmamanız için yardımcı olacağız bu sefer diyerek sitem ettiler. İyi ama suç benim değil ki.. Dakikalarca havaalanındaki ana girişten güvenlik kontrolunden geçmeyi bekledim. Şikayetimi kime yapacağım dediğimde de görevliler bu işlemin havaalanının yönetimini elinde bulunduran TAVyetkililerine yapılması gerektiğini ve onları ilgilendirmediğini söylediler…

Sayın TAV yetkilileri! Havaalanındaki bu güvenlik işkencesine acilen bir son vermenizi rica ediyorum! Yolcuların çektiği bu sıkıntıya duyarlı olacağınızı ümit ediyorum.

Bu yazı TAV bu sorunu halledinceye değin sitede kalacaktır! Bilgilerinize……

15.08.2005